Güncel Haber
Giriş Tarihi : 13-11-2014 17:57   Güncelleme : 13-11-2014 17:57

12 Eylül Çocuklarıyız Biz

1977 yılında İTÜ Gemi İnşaatı Fakültesi’ni kazandım.

12 Eylül Çocuklarıyız Biz

1977 yılında İTÜ Gemi İnşaatı Fakültesi’ni kazandım. Babamın vefatının henüz 40’ı dolmamış. Ben Ankara'dan, ana kucağından İstanbul cehennemine gelmişim. Dönem; Sağ-sol çatışmalarının en yoğun yaşandığı dönem. Okul kayıt işlemleri landı. Kalacak yer de buldum. TCDD Sirkeci Öğrenci Yurdu... 12 kişi bir odadayız (koğuş)

Okul ise Gümüşsuyu’nda. Gidiş otobüsle Taksim. Ama dönüşte rota; ekonomi ve eğlence olsun diye Beyoğlu, Galatasaray, Zürafa sokağına bir göz attıktan sonra Galata köprüsü üzerinden Sirkeci. Yurtta ki ilk gecelerimde Sirkeci öğrenci yurdu civarı yaptığım “çevre tanıma” gezileri istanbul’un diğer yüzünü erken tanımama vesile .

Gözüme çarpanlar; telefon kulübesinde kadın satışları, ara sokaklarda döviz, kaçak sigara ve uyuşturucu pazarlayan tacirler ve her seferinde bir yere yetişecekmiş edası* ile önünden hızla geçtiğim, o ki Sirkeci 1.Şubeden (Sansaryan Han) gelen bağırışlar.

*Gerekçesi; büyüklerimizden ilk öğreti “asla polisin gözüne bakma!”

Yurtta, hafta içi sabah ve akşam yemekleri var. Yemekten sonra ağabeylerimiz iki saat mecburi “etüd” adı altında siyasi eğitim veriyor. Anlamıyorum birçok kelimeyi ve cümleyi. Proleterya, komün, oligarşi, ajite, burjuva, lümpen, emperyalizm, ajan provakotör v.s. Aptal, aptal dinliyorum. Ama herkes anlıyor gibi baktığından ben cesaret edip her cümlede iki, üç tanesi kullanılan bu kelimelerin anlamını soramıyorum.

3. haftada elime kalın bir kitap (Kapital) tutuşturdular. “Bunu oku! Haftaya seninle kitabı tartışacağız ”. Her akşam okuldan gelir gelmez kitabı açıyorum. Birinci sayfa, ikinci sayfa... Boğuluyorum. Anlamıyorum. Bitmez tükenmez ağır cümleler. Anlaşılmaz kelimeler. Offff. Bitirmeliyim bu kitabı. Bitirmeyi bıraktım, anlamalıyım. Onu da bırak bir de tartışmalıyım... imkansız!... Henüz, bu hafta başlayacak vize imtihanı için derslerimi dahi çalışamamışım. Bu kitap okuma işi de nereden çıktı şimdi? Kitabı yanıma aldım. Gündüzleri de anfide kitabı çalışıyorum ders dinlemek yerine... Geceleri de masada çökene kadar kitabın başındayım... Olmadı.. dörtte birini dahi bitiremedim kitabın. Vakit d. Şimdi “Etüd” ı. Ağabeylerim sordu. “Evet Cem. Anlat bakalım”. Ehh.. şeyy. bitiremedim. Dersler v.s. ... “Peki sana bir hafta daha müddet. Haftaya hazır ol. Yoksa yaptırım uygulamak zorunda kalacağız”. Yaptırım? Ne gibi yani?... Hani ortaokulda derslerde kötü falan gidersek özel hoca tutardık ya. Acaba bunda da olur mu öle bişi? Olur valla. Gittim kendime yakın bir ağabeyime. Dedim; Sen okumuşsundur. Bana yardım et, 1) Kitabı özetle. 2) Bana bi sözlük yapmama yardım et. Ohhh beee! Yırttık. Etüd ı. Başladım ezberlediklerimi anlatmaya. Her cümleye “bu anlamda, son tahlilde, somut durumun somut tahlili” diye başlayıp, kendi yaptığım devrimci sözlüğünden 2 değil 3-5 kelime sıkıştırarak harika bir sunum yaptım. Ben bile kendimi alkışladım sonunda.

İlk imtihanı geçmiştim. Ancak şimdi sıra pratikteymiş. “Pratik?” o da nedir ya? Yazıya çıkacaksın!.. Yani duvar yazısı yazma görevi. Ne yazcaz? “Kahrolsun Oligarşi” “Emperyalizme Ölüm”... İyi de abisi, ben daha bunların tam anlamını bile bilmiyorum. Ne yazması. Zaten okuyoruz, duyuyoruz. Duvar yazısı yazanları ya karşıt görüşlüler “zımbalıyorlar” ya da polisler yakalayıp, yakın yer sirkeci Sansaryan Han’da bağırttırıyorlar. 1.Şubenin önünden gelip geçerken hep merak ettim insanların neden bağırdıklarını. Ama yaşayarak öğrenmeye hiç mi hiç niyetim yok.

Ertesi gün eşyalarımı da alarak yurttan ayrıldım. Geçici olarak Harbiye’de bir arkadaşımın evine yerleştim. Henüz 3.gün. Polis bastı. Apartmandan şikâyet gelmiş. Örgüt evi imiş orası, biz de örgüt üyesi !?. İşin komiği diğer 2 arkadaşım benden beter “burjuva” çocuklar. Vizyonda hangi film varsa giyim, kuşam, saç aynen filmin jönü kılığına girerler. O günler“Saturday Night Fever” vizyonda, John Travolta ise başrolde. Arkadaşlarımın, bırakın favorileri'nin çenelerine kadar sarkmasını, yürüyüşleri bile dans eder gibi. Tabi polis abiler hemen anladılar “örgüt üyesinin hangimiz ğunu”... 1 Haftalık zorunlu ikametin ardından “pekişmiş” olarak Sirkeci’de ki yurduma döndüm. Yerim şimdi bana kelimelerle hava atanları. Yürüyüşüm bile değişti. Kıdemli olmuştum artık. Bir saygı bir saygı... Sakal bile bıraktım. Kasket, tespih ve yeşil kapşonlu parka ile imajımı ladım. Ağır abi durumları yani. 12 kişilikten, 4 kişilik odaya terfi m. Neden içeri girdiğimi detaylı olarak anlatmanın gereği yok. Kimse de sormaya bana soru cesaret edemiyor ayrıca.. Bu adam ufak işlerle uğraşmıyor diye düşünüyor olsalar gerek. Bırakın yazıya çıkmayı, bir kere dahi etüde katılmamı istemediler. Yanaşıp ağzımdan laf almaya kalkanlara en bi gizemli halimle ve küçümseyerek, “Hadi herkes işine” bakışımı kullanıyorum.

Vukuatlar bununla da bitmedi; Öğrenim gördüğüm Gemi İnşaatı Fakültesi’nde, sadece bir kız öğrenci vardı. Bu nedenle kız öğrenci yurtları yakınlarındaki kıraathaneler okul çıkışı en uğrak yerlerimizdi. Bir gün kıraathanede kız arkadaşlarımızı beklerken büyük bir kavga çıktı. Mesele kız kavgası. Kaldık arada. Kapılar tutuldu. Polis geldi. Aldı hepimizi. Haydiiii.. Fişlendik ya. Bir beni ve 2,3 çocuğu alıkoydular. Kıdemim gitgide artıyordu. Bu kez Öğrenci yurduna dönüşüm daha muhteşem . Hani mümkünü olsa, yurtta bana verilen 4 kişilik odadan bu kez “kral dairesi”ne terfi edeceğim.

Yaz ayı, staj ayı. Tebdili mekanda ferahlık vardır. Ablamlar İzmir Aliağa’da çalışıyorlar. Ben de Karşıyaka Tersanesi’ne yazıldım staj için. Hıdrellez ı. İzmir’de bir başkadır Hıdrellez. Eğlencesi, Rituelleri ile yaşamaya değer. 3 erkek, bir kız arkadaş eğlenceye dalıp, kız arkadaşın öğrenci yurduna giriş saatini (Kadifekale Kız Öğrenci Yurdu) atladık. Bırakmak olmaz. Sokağa çıkma yasağı da var. Girdik bir meyhanenin bahçesine: Banklarda karşılıklı oturuyoruz sessiz sessiz. Bir hışırtı duyup kafamı kaldırdım; Bekçiler!. O geceleri sokaklarda bekçiler vardı. Silahları doğrulttular. Kalkın! N’apıyordunuz lan burda? Bööle bööle. Anlattık. Hele gelin bakalım bizimle. Aldılar bizi boş bir araziye. Kızı ayrı bir köşeye bizi ayrı bir köşeye. İnandılar “anarşist” olmadığımıza. Ammaaa. Hanginiz ulan bu kızın sevgilisi? (bu sorunun aslı: Hanginiz S...yo lan bu kızı?) Açın ellerinizi.. KÜÜÜT. Bacaklara KÜÜT... Sabaha kadar. En çok da bana. Kız benim karşımda oturuyormuş da, Benim tipim onun sevgilisi gibi görünüyormuş. Onla yatıyor-kalkıyor muymuşum?. Kız bakire miymiş? Konuşşş. KÜÜT.. Gün doğarken bizi serbest bıraktılar. Sabah, arkadaşımızın babası olan Cumhuriyet Savcısına olayı anlattığımızda “bundan bişi çıkmaz” demesi içimi coptan daha çok acıtmıştı. Hala avuçlarımda ve bacaklarımda cop patlağı izleri durur.

Dönem başı yine Sirkeci Öğrenci yurduna döndüm. Avuç ve bacaklarımda ki izler, apoletlerde bir yıldız daha eklemişti sanki. Bacaklarımda ki izler gözüksün diye sabah akşam yurtta şort giyiyorum. Eller zaten meydanda. Gözlerden okuyorum. Lan helal olsun adama. Ne yaptıysa artık?. Baksana gördüğü işkenceye. Yine de dimdik ayakta.

O sene dönem sonu İTÜ’nün kendi yurdu açıldı. Adı, Abdi İpekçi Öğrenci Yurdu. Maçka’da. Nişantaşı’na 2 adım. Tam benlik. Cafeler, Barlar, Butikler, Şık hatunlar... Yazıldık hemen. Odalar 4’er kişilik. Hem sınıf arkadaşlarımdan da çok kişi var orada. Bin kişilik bir yurt. Orada da iki günün biri “etüd” var ama o kadar kalabalık ki. Bize “eğitim!” anlatılırken dahi çaktırmadan arkada pişti oynayabiliyoruz. Ancak o ne; Yurt her gece kurşunlanıyor. Hatta bizim yurttan vurulanlar, ölenler . Örneğin yan odada ki Suriye’li bir çocuk. Hiç de bu işlerle alakalı olmayan biri. Bir akşam odadayız “ağabey” lerden biri girdi odaya. “Nöbet sırası sizde” . Kimimiz çatıda kimimiz dışarıda nöbet tutacakmışız. Olası “düşman” saldırısına karşı gerekli birimleri uyarmak için. Haydaa. Benim ne kadar “kıdemli” bir adam ğumu bilmiyorlar ki bu yurtta. Yoksa bana böyle “ufak tefek” işler yaptırırlar mıydı? Nitekim açılalı bir sene dolmadan yurdumuz “tadilat”a, okulumuz boykot’a girdi. Bir sonraki sene (1980) Topkapı Atatürk Öğrenci Yurdu’na geçtik.

Burada özel bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim. Yurt 3 bin kişilik. İç tarafta bulunan tuvaletlerin lambaları, odalardakiler patladıkça yer değiştiriyor yani alınıyor. Bu nedenle tuvaletler zifiri karanlık. Hepsi de “alaturka tuvalet” zaten. Yani hacet ederken bile hizayı tutturup tutturamadığımızı ancak sesden anlayabiliyoruz. Pisuvarları ise kimse kullanmıyor. Direkt büyük tuvaletler kullanılıyor. Çünkü o karanlıkta pisuvar hizalama derdi yok. Neyse. Sıcak su haftada bir veriliyor. Biz birkaç arkadaş, dışarıdan gelen ışıklar yardımı ile girişteki lavabolarda çamaşır yıkıyoruz. Filistinli sınıf arkadaşım Mehdi; büyük hacetini gidermek üzere en baştaki tuvalete girdi. Hani, biraz ışık gelsin diye de kapıyı açık bırakıp bizi nöbetçi kıldı. Bir ara ufak hacetini gidermek amacıyla hızla içeri giren bir delikanlı bizim hooop durrr dememize fırsat bırakmadan içeri daldı. Direkt Mehdi'nin kabinine. Tuvaletten gelen glup, hılk sesleri üzerine de aynı hızla dışarı kaçtı. Offf. Mehdi’nin durumunu düşünemiyorum. Karanlıktasın. Vaziyet malım. Tam karşısında ışığını kesen bir siluet beliriyor. Kafa hizasına yaklaşan bir adam ve onun ..... Akabinde suratına nişanlanan hacet... Nutku tutulur adamın be.. ki tutuldu. Sırılsıklam bir halde, pantalonunu yukarı çeke çeke, Yarım Türkçe ile “Kimin kendisinin ağzına ...nı” soran Mehdi’ye gülmekten cevap dahi veremedik. Küstü Mehdi. Ve ne yazık ki bu sebepten okulu bıraktı.

Aradan birkaç gün geçti. Yurttayız. Sabaha karşı büyük bir gürültü ile uyandık. Günlerden 12 Eylül !!! Yurdun içi jandarma dolu. Bahçeye dizildik teker teker. Akşama kadar sürdü aramalar, tutuklamalar. Aman Allahım. “Bu sefer nasıl ysa tombala bana vurmadı” m..m de... aynı akşam yabancı bir arkadaşa derslerinde yardımcı olabilmek amacı ile kütüphanedeyim. Jandarma bastı. Bir Pankart asılmış kütüphanenin kapısına. Sorumlusu biz çıktık. Kör tuttuğunu götürdü ve hoop içerideyiz. Bu sefer öyle haftalık da değil, aylık zorunlu ikametteyiz. Mahkemeye çıktık. Anlattık hakime; “Ya pankartı biz assak ne işimiz var orada? Ben assam sonra da kütüphaneye girip ders mi çalışırdım?” Sol başparmağımda ki “kapı pervazı sıkışması” sonucu düşmüş tırnak izi hatırası o döneme aittir. Kıdeme bak.

Bir daha Öğrenci Yurdu mu. Tövbe billah. Sağolsun; babası babamın arkadaşı olan Hayrettin Belli isimli okul arkadaşım Kozyatağı'nda kendi oturduğu apartmanın yan dairesini kiralayabileceğimizi söyledi. Toplandık üç-beş arkadaş. Kiraladık evi. Arkadaşımın babası Mihri Belli. O sıralar İsveç’te sürgünde. Ama Annesi Sevim Abla gerçek anamız gibi bakıyor bize. Kapıda 24 saat “devriye”ler, kapı, pencere, telefon dinlemeler, dürbünle gözetlemeler. Oysa içerisi gırgır kıyamet. Biz siyasetin “S” sini konuşmuyoruz. Öğrencilik hayatımın en enteresan günleri bu evde geçti. Kısmet olursa bir gün Kozyatağı anılarımı ayrıca dile getirmek isterim. Şimdilik 12 Eylül’den bu kadar.
Saygılarımla 

Cem Polatoğlu
E-Mail: baracudacem@gmail.com  
www.andiamo.com.tr
0212 2123030